Her Ölüm Bir Tufana Açılır
0 | | | 07-02-2017

Mahmut YAVUZ

Her ölüm bir tufana açılır ve her ölüm ardından bir tufan bırakır.

Haşim dayım bir tufana koştu, ardından bir tufan bırakarak. Bin bir güçlükle dengesini kurduğu hayatın o ince milimetrik denklemini bozarak, örneğin varlığıyla çocuklarının hayatlarına kattığı anlamı çekip alarak, çocuklarının hayatlarından eksilterek gözlerinin yaşına bakmadan çekip gitti. Kim giderken böyle gitmez; kim bu şekilden başka bir şekilde gitmeyi başarabilir ki.

Giden acıtır ve ağlatır. Çoğu zaman da derin yaralar bırakarak, var olan yaraları deşerek…

Kendimizden ne kadar çok anlam katabilirsek dünyaya; dünyadan etkilenmek yerine, dünyayı o kadar çok etkileyebiliriz. Kendimizden ne kadar iz düşürebiliyorsak yeryüzüne gidişimizle o kadar çok boşluk oluştururuz. Ama eğer bu boşluğu dolduracak bir halefimiz yoksa bırakacağımız acı daha büyük olacağı gibi tufandan sonra artakalanların felaketi de o oranda daha büyük olacaktır.

Hoş, felaketin büyüklüğü kimin umurunda… “Men mate faqad qamet qiyametuhu(Ölen kişinin kıyameti kopmuştur)” diyor Allah’ın Resulü a.s. Öleni bekleyen tufan, arkasında bıraktıklarını unutturmaya elbette yeter de artar bile. Çünkü dünyanınkinden çok daha uzun ve aşılması imkânsız bir gelecek yürünecek yepyeni bir yolun başlangıcıdır da… Belki karanlık, çamurlu, tekinsiz; belki aydınlık ve güvenli ama her iki durumda da mutlaka ağır risk ve kaygılarla yüklü yeni ve soluksuz bir başlangıç…

Gerçekten insan bu kadar güçlü müdür? Yeryüzünde dahi kendini inşa’a vakit bulamamışken, kendini imara açamamışken, tamirattan geçirememişken; daha yeryüzünde iken bağışlanan kontörlerini yolun yarısında heba etmiş ve sersefil bir hayatın pençelerinde yol yorgunu bir kurbana dönüşmüşken, nasıl oluyor da karanlık, netameli koca dalgalarla karılan bir geleceğin pençelerine atlayabiliyor? İnsan ki en çok karanlıktan korkar ve karanlıkların kollarında debelenir, nasıl olur da bu denli acılı sularda yıkanır; acılı sulardan kana kana…

Hanidir, pek çok şeyi anlaşılmaz insanın ama ikmal edemediği, yarım yamalak bıraktığı bir hayatın ardından, tasması belki zebanilerin ellerinde belki de meleklere uzanan yolda yeni ve uzun bir hayatın ilmeklerine (daha güçlü bir duruş sergilemek yerine) kulak memesini asmasının anlaşılabilir nasıl bir yanı olabilir ki?

Bu yüzden yorgun çalıyor melek, karşılama törenlerinde. Yorgun çıkıyor yola mâtemli âdem. Tabut yorgun. Ve kendisine ağlamayı unutan insin, bir diğerine ağlamasının anlaşılmaz ahmaklığı kahırlı bir yaradan daha acılı ama narkoz yerine geçen gafletin rayihası insanı kendi nefsine karşı lâkayt kılıyor. Ve sanıyor ki insan, Âdem’den devraldığı yeryüzünü kendi varlığıyla müheyya kılmış, kalbinden ve parmak uçlarından akan şifa sularıyla Âdem soyunu ihya etmiştir. Hani sanıyor ki insan, mübarek (!) varlığı olmazsa yeryüzü imardan yoksun kalacak; Platon’un Devlet’inden J.J. Rousseau’nun özgürlük martavallarına kadar bütün toplumsal sözleşmeler atıl ve dahi melekler işsiz kalacak. Ama ardında bıraktığı bir Kabil Cinayet Zinciri ve “söyleyin anama ölecek çocuklar doğursun” demek zorunda bırakılan şairler…

Bütün zenginliği yeryüzü kaynaklarından ibaret olan bu akli yoksunluk ve zaruret içinde olan çaresiz, ölümünden sonra başka bir dünyanın inşası için kolları sıvayarak yeni bir inşa hareketine geçiyor. Ve bu dünyada olduğu gibi öbür dünyada da yine zenginlik içerisinde olacağına inanan her devrin ‘bahçe sahipleri’ yeryüzünü aslında gereksiz işgal ediyorlar.

Zaten bir istasyon değil midir ki dünya, işi olanın geçip gittiği? Peki ya istasyonda oyalanıp duran? Hiçbir anlam arayışında olmadığı halde gereksiz ve haksız yere yeryüzü kaynaklarını tüketen, sömüren, süpürenler yeryüzünü kirletip tahrip etmekten başka yeryüzünde ne yapıyorlar?

Forbes Dergisi’nin 2016 Zenginler Listesi’nde Bill Gates yetmiş beş  (75) milyar dolarla yeryüzünün en zengini. Eleman bu parayla dünyanın yaklaşık 150 ülkesini satın alabiliyormuş. Peki, lafı hiç dolandırmadan soralım: Bilgisayar teknolojisinin insanın varoluşsal anlamını gerçekleştirmeye katkısı nedir?

İnsanın Allah’a verdiği ahdin gerçekleştirilmesinde bu teknolojinin olmayan katkısı ile 150 ülkeyi satın alabilecek zenginlik arasındaki ilişkiyi icat edebilecek bir teknolojiyi de geliştirebilse Bill Efendi, belki sadece Afrika’da açlıktan her gün ölen yirmi bin insanın kefareti olur.

Ama Forbes’in, ‘The 400 Richest in America’ Listesinde yeryüzü servetinin yüzde 30’una yakınına; dünya ülkelerinin pek çoğunun servetlerinin %80’lerinin sadece 30–40 ailenin elinde olduğu düşünülürse, yedi milyar insanlık kütlesinin topuna ait yeryüzü mirasının aslında sadece 3–4 bin aile tarafından nasıl tüketildiğini anlamak zor olmayacaktır.

Tarihi evrensel cinayet zincirinde, öldürülen oğullarının yasını tutacak anaların da yirmi birinci yüzyılda işleri Bill Gates ve Lawrence Ellison Efendiler tarafından cyber teknolojileri sayesinde artık daha kolay olacak; daha az acı çekeceklerdir. Genom projeleri ve Nano teknolojileri sayesinden acıya anlık müdahalelerle acı, “ruhun fiyakası” olmaktan çıkarılacaktır. Oh,  “God, save America”(!)

“Bırakın ince kavak seslerini şehrin içinde
paralar yaşlı kızların koynunda yatarken
bırakın köprülerin üstüne yağmur
ve basma perdelerden lânet bize.

Şaşılacak bir dünyada yaşamaktı; öğrendik
şimdi külçeler yüklüyüz şaşılacak bir biçimde
külçeler yüklüyüz ve çıkmak istiyoruz yokuşu
sokaklar gittikçe katı bizim adımlarımıza
peşimizde bütün bahçeleri boşaltan ter kokusu
yankımız soyunup sevap rahatlığı alınan yataklarda
yürek elbet acıyor esvap değiştirirken
bizden artık akması beklenilen kan da katı
kovulduk ölümün geniş resimlerinden.

Efsanelerden kovulduk
kan ve demir kelimeleri söylenince
elbiseler içindeyiz, şehrin içinde
önümüz iliklenmiş, ayakkaplarımız bağlı
kimsenin uykusunun fesleğen koktuğu yok
altıkırkbeşte vapur ve sancı geç saatlerde
eski savaşçılar vesair geçmiyor bulutlardan
çiçek alıp eve götürüyoruz
bunun bir delilik olduğunu bile bile
en ıssız duyguların ucunda karakollar
asmaların altı tuzak ve tuzak caddelerde
külçeler yüklüyüz, çıkmak istiyoruz yokuşu
gözler kısılıp bakılıyor bize.

Biliniyor
bizim mahsustan yaşadığımız
biliniyor
şarkıların sırası bizde
biliniyor
hayat bizden razıdır
biliniyor
otların sarardığı yerlerde güneş
kurşunun değdiği tende heves kalmıştır.”  (İsmet Özel)
Halıkının ruhundan üflediği ve mukerrem kıldığı insanın 21. yüzyılda kendine yakıştırdığı çamur ve bataklık… Gezegenin toplam ticaret hacminin yüzde 74’ünün ölüm kusan silahlar üzerinde döndüğü bir dünya makul ve saygın değildir; hele kerim hiç değildir. Arta kalan kayda değer ve gayet insani görünen tarım ve sağlık alanlarındaki ticaret ise, küresel bazda üç-beş trilyoner neffasatın, insanlığın genleriyle oynamayı özel zevkleri haline getirdikleri ve yüzlerce ülkeyi satranç tahtası olarak kullanmaları Grace Hallsell’in ifadesiyle Tanrıyı Kıyamete Zorlama’nın başka bir tezahürdür. Buradan bakınca yeryüzüne ve insanlığa dair iyi niyet beslemek için artık pek bir gerekçemizin kalmadığını söylemek üzereyken, neyse ki bütün hücrelerine kadar iyimserlik dolu şu Çin atasözü imdada yetişiyor:

“Son iyilik yapılana dek, dünya dönmeye devam edecek…”

Dolayısıyla da NASA’nın verilerine göre, son yüzyılda Dünyanın, yörüngesinden toplamda sadece birkaç milim kaydığını öğreniyor ve umutlarımızı taze tutmaya devam ediyoruz…(!)

Her daim nef(e)simizi kudretinde tutan Rahman, sadece imanlarından dolayı insanlara “ateş çukurlarını” reva gören bilumum antik ve çağdaş Uhdud sahiplerine bile hala nefes almayı çok görmüyorsa, umudumuzu taze tutmaya devam etmeliyiz. “… ki zaten kafirlerden başkası Allah’tan ümit kesmez”

Bu yüzden, evet, her ölüm bir tufana açılır ve fakat tufan ve selamet arasındaki ilişkiye de mukayyet olmalı ve Rahman’a sığınmaya devam etmeliyiz.

 

“Rabbimiz! Sen kimi cehennem ateşine sokarsan, onu rezil etmişsindir. Zalimlerin hiç yardımcıları yoktur.

Rabbimiz! Biz, ‘Rabbinize iman edin’ diye imana çağıran bir davetçi işittik, hemen iman ettik. Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla. Kötülüklerimizi ört. Canımızı iyilerle beraber al.

Rabbimiz! Peygamberlerin aracılığı ile bize va’dettiklerini ver bize. Kıyamet günü bizi rezil etme. Şüphesiz sen, va’dinden dönmezsin.” (Ali İmran, 192-194)

 

“İnnalillahi ve innaileyhiraci’un: Biz Allah içiniz ve O’na dönücüleriz.”

 

Top